o gitmiş bugün. hatta gidememiş bile. götürmüşler onu.
onu gördüğüm her vakit direndim bişeylere, benle konuşmasını istemedim, onla konuşmamaya çalıştım. sevgilimin ondan hoşlanmamasını diledim hep. nefret etseydik keşke. elimden kimse alınmadı bugüne kadar. ama bugün birileri hayatımın bi köşesinden birisini çekip aldılar. sanırım ilk kez hiç ihtiyacını hissetmediğim güce sahip olmayı diledim bugün, telefonuma gelen mesajda bir özel isim ve bir yüklemden oluşan cümleyi gördüğümde öylesine aciz hissettim ki kendimi bu kadar güçsüzken devam etmemeli diye düşündüm.
saçının devamıymışçasına uzanan kahverengi sakalları yüzünü eline geçirmişti. sakallarının gizleyemediği dudakları da her gülümseyişinde yüzüne yayılıp gözlerini ve elmacık kemiklerinin üzerinde biriken yanaklarını o sakal deryasından dışarı çıkartıp gösterirdi bize. gülümsediği vakitlerde daha bir görür olduğumu düşünürdüm yüzünü ve gülümsemediği vakit yüzünü bizden sakladığına inanırdım.
hep ayakta hatırlıyorum onu. bir köşe edinirdi kendine odanın içinde ve yere dikerdi gözlerini, söylediklerini o küçük ayaklarından okuyormuşçasına onlara bakarak başlardı cümlesine ve cümlesine başladığı vakit sesi öylesine nüfuz ederdi ki odaya odanın konuştuğunu düşünürdüm. hepimizinkinden daha alçak olan ses tonu her birimizin düşüncesini bastırırdı, en inanarak söyleyen hep o olurdu çünkü. ne ince ne de kalındı sesi. sesi sessizdi. söyledikleri bir yana sadece sesi hep huzurlu ve dingin şeyler anlattığına inandırırdı beni. açıkçası çok az dinleyebildim söylediklerini. her defasında sesindeki huzura kaptırırdım kendimi. huzurlu şeyler vaad ettiğinden emin eylerdi beni içinden taşan huzur.
ilk gördüğüm andan itibaren olacakların kesinliği olacaklara değil sadece ona direnebileceğimi aşikar etmişti. konuşmamak, paylaşmamak için çok direndim. o susarken de konuşurdu köşesinde, en sevdiği manzarası ayaklarına bakıp sessizce tüm varlığını yayardı odaya ve ben elimden geldiğince aptalca sorularla ortamın gerçekliğini bozmaya çabalardım her seferinde. onu mutlu edemeyeceğimden emindim ve denemedim hiç. oğluyla arasında bir kan bağından fazlası olmayan bir anne misali yemek yemesini, rahat ettirmeyi deneyebildim sadece. bi kaç gün önce sevgilimle güzel yemekler hazırladık ona ama ikimiz de ona hazırlandığını kendimize bile itiraf etmeden yaptık hepsini. dişi ağrıyordu günlerdir ve gidemezdi dişçiye. bütün gece elinde bir buz torbasıyla dolanırdı evin içinde. şişkin kaşları ve kızarmış sol yanağını görmesem tahmin bile edemezdim canının yandığını. yemek yemeye gelmedi o akşam. sabah hazırladığımız kahvaltıya da gelmemişti. halbuki o kadar çok istemiştim ki keyifle yiyebilmesini, gülümsemesini. daha sonra yiyemeyecekti çünkü. yıllarca basit bir sucuklu yumurta ya da boktan bi ev yemeği bile yiyemeyecekti. akşam yemek bittiğinde hemen çıktım mutfaktan. yediklerimin hepsini çıkartmak istiyordum, biz diil o yemeliydi yapılanları. orda sohbet edilmemeliydi o yokken. odaya gidip yatağa yattım ve ilk kez onun için üzülmeme müsade ettim.
hiç acımadım ona. hep bize acıdım. çok hazırdı her şeye. o gitmeye hazırdı ve ben, onu azıcık bile tanımayan adam onun gidişine bile hazır değildim. acınması gereken bendim, bizdik. acısını paylaşmayı çok istedim, onla gitmeyi, götürülmeyi, onun mahrum kaldıklarından mahrum kalabilmeyi, o mahrumken sahip olmaktan çok daha fazla isterdim. şimdi acıyla karışık bir kin var içimde. yıllardır hissetmediğim bir acı, bir iç burkulması. öyle bir burkulma ki bir kez değil binlerce kez burkulmuş durumda içim.
onu götürmek için otobüse doluşan kara ve uzun paltolu, renkten yoksun, siyah beyaz, upuzun ve kalıplı canavarları düşünüyorum. onları onu almak için gittikleri yere giderken bile otobüslerinin camlarından onu gözlerken hayal ediyorum. iniyorlar otobüslerinden ve renksiz semtin gri sokaklarında paltoları savrula savrula dolaşıp onu gözlüyorlar. her biri bir köşeyi tutmuş avlarını bekliyor, beklerken de sigara içiyorlar. oysa sol yanağına yaren ettiği buz torbasını mutfak tezgahına bırakıp en hızlı yaptığı eylemi yapıyor; montunu giyip ayakkabısını geçiriyor ayağına. bilgisayarı odasında açık dururken, boğazından tek bir lokma bile geçmemişken çıkıyor sokağa. nasıl yakaladıklarını bilmiyorum onu. ilk başta koluna giren iki kişiye biraz direnip kollarını silkeleyerek kurtulmaya çalıştığını sonrasındaysa sessizce kabullendiğini hayal ediyorum. paltoluların pis ses tonlarıyla gevrek gevrek konuşup onu çekiştirirlerken onlara "tamam da" deyişini duyuyorum. gülümsediğinden emin olmak istiyorum.
tanıdığım en güzel insanlardan biriydi o. paylaşıp paylaşmadığımın önemi yok bir ülküsü ve halkı için güzel düşleri vardı. güzel yüzü ve şaşkınken dışarı fırlayan gözlerindeki saflık onun kötü hiç bişeyin parçası olamayacağını düşündürürdü bana. şimdi kötü bir yerin bir parçasına koydular onu, gözlerini dikebileceği uzak bir noktası bile olmayacak yıllarca ve o korkunç yer onu yutmuşken bile "asker ağa" diye seslenip türkü söyletecek yanık sesli nöbetçilere ve sevgilisini düşünecek, bizi düşünecek belki. bense her canım sıkılıp hava almak istediğimde odamda kalıcam onun için. bilgisayarımı kapatıp, kitaplarıma el sürmeden yatağıma uzanıp mahkum edicem kendimi. acısını paylaşmak ne haddime fakat geldiğinde yüzüne daha rahat bakabilmek adına onu nefretleriyle mahkum edenlere inat sevgiyle mahkum edicem kendi kendimi. tezgelerimelveda.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder