bugün babannemle hastaneden dönerken parkta ağacın birinin dibinde yatmış bi güvercin gördüm ve etrafında toplanmış başka bi sürü güvercin, ilk gördüğümde bi tanesi üstüne çıkmış ayaklarıyla onu ezmeye çalışır gibi hareketler yapıyodu ve ben bunun bi tür güvercin sevişmesi olduğunu sanıp izlemeye koyuldum, babannemse yürümeye devam etti. biraz daha dikkatli baktığımda etraftaki bir sürü güvercinin her birinin sırayla üzerine çıkarak yerde hareketsiz yatan güvercini ezmeye çalışırcasına hareketler yapıp sonrasında da boynundan ısırdıklarını gördüğümde ancak anlayabilmiştim yerde yatanın ölü olduğunu. öylesine masumdu ki düşüncülerim onu uyandırmaya çalıştıklarını düşündüm bir süre, sonrasındaysa yavaş yavaş neler olup bittiğini anlamaya başlamış olsam da yine de öyle olmadığına inanmak için çabaladım. babannemin durmuş ve etrafına bakındığını gördüğümde hızla yanına gittim ve gördüklerimi anlatıp güvercinlerin yerde yatan ölü güvercine naptıklarını sordum. bundan 20 yıl öncesinde olduğu gibiydi her şey; ben yine bişeylere bakakalmış ve ne olduklarını anlamak için babannemin yanına koşmuştum, o ise 20 yıl önce olduğu gibi olgun ve cevabından emin gerçeği tüm netliğiyle söylemişti bana; yiyolardı onu. cevabın böyle olacağını her ne kadar bilsem de kücücük de olsa bir umutla sormustum sorumu, cevapla birlikte yol boyunca yerde yatan güvercinin üstüne çıkışlarını, onu ezişlerini, boynunu ısırışlarını düşünüp durdum. küçük bi cocuk gibiydim; gerçek yüzüme vurulmuş bense hala gerçeğin öyle olmaması için dua ediyordum. insanlara dair cocukluğum süresince öğrendiğim her kötü gerçekte olduğu gibi sindirebilmek, alışmak, aşina hale gelebilmek adına durmadan gördüklerimi düşünüp bunun normal olduğuna inandırmaya çalıştım kendimi. sanıyorum ki sonrasındaki süreç de çocukluğumda işlediği şekliyle işleyecek; güvercinlere eskiden baktığım gözle hiç bi zaman bakamayacak, onlardan hiç bi zaman saf bir samimiyetle bahsedemeyeceğim artık. onlar artık benden değiller. kötü bişey yaptıklarından değil, yaptıklarının doğaya ait, doğal oluşunun farkındayım fakat bişeyin doğaya aykırı olmayışı onun benle bütünleşmesine gerek yeter koşul değil. arkadaşı öldüğünde başında bekleyen o köpek, eşi öldüğünde kendisi de ölünceye dek ona bakan angut kuşu hala bendenler ve sanırım insan çocukluğumdan beri benden değil.
babannem benden.
15 Şubat 2011 Salı
20 Ocak 2011 Perşembe
sev-erim
o gitmiş bugün. hatta gidememiş bile. götürmüşler onu.
onu gördüğüm her vakit direndim bişeylere, benle konuşmasını istemedim, onla konuşmamaya çalıştım. sevgilimin ondan hoşlanmamasını diledim hep. nefret etseydik keşke. elimden kimse alınmadı bugüne kadar. ama bugün birileri hayatımın bi köşesinden birisini çekip aldılar. sanırım ilk kez hiç ihtiyacını hissetmediğim güce sahip olmayı diledim bugün, telefonuma gelen mesajda bir özel isim ve bir yüklemden oluşan cümleyi gördüğümde öylesine aciz hissettim ki kendimi bu kadar güçsüzken devam etmemeli diye düşündüm.
saçının devamıymışçasına uzanan kahverengi sakalları yüzünü eline geçirmişti. sakallarının gizleyemediği dudakları da her gülümseyişinde yüzüne yayılıp gözlerini ve elmacık kemiklerinin üzerinde biriken yanaklarını o sakal deryasından dışarı çıkartıp gösterirdi bize. gülümsediği vakitlerde daha bir görür olduğumu düşünürdüm yüzünü ve gülümsemediği vakit yüzünü bizden sakladığına inanırdım.
hep ayakta hatırlıyorum onu. bir köşe edinirdi kendine odanın içinde ve yere dikerdi gözlerini, söylediklerini o küçük ayaklarından okuyormuşçasına onlara bakarak başlardı cümlesine ve cümlesine başladığı vakit sesi öylesine nüfuz ederdi ki odaya odanın konuştuğunu düşünürdüm. hepimizinkinden daha alçak olan ses tonu her birimizin düşüncesini bastırırdı, en inanarak söyleyen hep o olurdu çünkü. ne ince ne de kalındı sesi. sesi sessizdi. söyledikleri bir yana sadece sesi hep huzurlu ve dingin şeyler anlattığına inandırırdı beni. açıkçası çok az dinleyebildim söylediklerini. her defasında sesindeki huzura kaptırırdım kendimi. huzurlu şeyler vaad ettiğinden emin eylerdi beni içinden taşan huzur.
ilk gördüğüm andan itibaren olacakların kesinliği olacaklara değil sadece ona direnebileceğimi aşikar etmişti. konuşmamak, paylaşmamak için çok direndim. o susarken de konuşurdu köşesinde, en sevdiği manzarası ayaklarına bakıp sessizce tüm varlığını yayardı odaya ve ben elimden geldiğince aptalca sorularla ortamın gerçekliğini bozmaya çabalardım her seferinde. onu mutlu edemeyeceğimden emindim ve denemedim hiç. oğluyla arasında bir kan bağından fazlası olmayan bir anne misali yemek yemesini, rahat ettirmeyi deneyebildim sadece. bi kaç gün önce sevgilimle güzel yemekler hazırladık ona ama ikimiz de ona hazırlandığını kendimize bile itiraf etmeden yaptık hepsini. dişi ağrıyordu günlerdir ve gidemezdi dişçiye. bütün gece elinde bir buz torbasıyla dolanırdı evin içinde. şişkin kaşları ve kızarmış sol yanağını görmesem tahmin bile edemezdim canının yandığını. yemek yemeye gelmedi o akşam. sabah hazırladığımız kahvaltıya da gelmemişti. halbuki o kadar çok istemiştim ki keyifle yiyebilmesini, gülümsemesini. daha sonra yiyemeyecekti çünkü. yıllarca basit bir sucuklu yumurta ya da boktan bi ev yemeği bile yiyemeyecekti. akşam yemek bittiğinde hemen çıktım mutfaktan. yediklerimin hepsini çıkartmak istiyordum, biz diil o yemeliydi yapılanları. orda sohbet edilmemeliydi o yokken. odaya gidip yatağa yattım ve ilk kez onun için üzülmeme müsade ettim.
hiç acımadım ona. hep bize acıdım. çok hazırdı her şeye. o gitmeye hazırdı ve ben, onu azıcık bile tanımayan adam onun gidişine bile hazır değildim. acınması gereken bendim, bizdik. acısını paylaşmayı çok istedim, onla gitmeyi, götürülmeyi, onun mahrum kaldıklarından mahrum kalabilmeyi, o mahrumken sahip olmaktan çok daha fazla isterdim. şimdi acıyla karışık bir kin var içimde. yıllardır hissetmediğim bir acı, bir iç burkulması. öyle bir burkulma ki bir kez değil binlerce kez burkulmuş durumda içim.
onu götürmek için otobüse doluşan kara ve uzun paltolu, renkten yoksun, siyah beyaz, upuzun ve kalıplı canavarları düşünüyorum. onları onu almak için gittikleri yere giderken bile otobüslerinin camlarından onu gözlerken hayal ediyorum. iniyorlar otobüslerinden ve renksiz semtin gri sokaklarında paltoları savrula savrula dolaşıp onu gözlüyorlar. her biri bir köşeyi tutmuş avlarını bekliyor, beklerken de sigara içiyorlar. oysa sol yanağına yaren ettiği buz torbasını mutfak tezgahına bırakıp en hızlı yaptığı eylemi yapıyor; montunu giyip ayakkabısını geçiriyor ayağına. bilgisayarı odasında açık dururken, boğazından tek bir lokma bile geçmemişken çıkıyor sokağa. nasıl yakaladıklarını bilmiyorum onu. ilk başta koluna giren iki kişiye biraz direnip kollarını silkeleyerek kurtulmaya çalıştığını sonrasındaysa sessizce kabullendiğini hayal ediyorum. paltoluların pis ses tonlarıyla gevrek gevrek konuşup onu çekiştirirlerken onlara "tamam da" deyişini duyuyorum. gülümsediğinden emin olmak istiyorum.
tanıdığım en güzel insanlardan biriydi o. paylaşıp paylaşmadığımın önemi yok bir ülküsü ve halkı için güzel düşleri vardı. güzel yüzü ve şaşkınken dışarı fırlayan gözlerindeki saflık onun kötü hiç bişeyin parçası olamayacağını düşündürürdü bana. şimdi kötü bir yerin bir parçasına koydular onu, gözlerini dikebileceği uzak bir noktası bile olmayacak yıllarca ve o korkunç yer onu yutmuşken bile "asker ağa" diye seslenip türkü söyletecek yanık sesli nöbetçilere ve sevgilisini düşünecek, bizi düşünecek belki. bense her canım sıkılıp hava almak istediğimde odamda kalıcam onun için. bilgisayarımı kapatıp, kitaplarıma el sürmeden yatağıma uzanıp mahkum edicem kendimi. acısını paylaşmak ne haddime fakat geldiğinde yüzüne daha rahat bakabilmek adına onu nefretleriyle mahkum edenlere inat sevgiyle mahkum edicem kendi kendimi. tezgelerimelveda.
onu gördüğüm her vakit direndim bişeylere, benle konuşmasını istemedim, onla konuşmamaya çalıştım. sevgilimin ondan hoşlanmamasını diledim hep. nefret etseydik keşke. elimden kimse alınmadı bugüne kadar. ama bugün birileri hayatımın bi köşesinden birisini çekip aldılar. sanırım ilk kez hiç ihtiyacını hissetmediğim güce sahip olmayı diledim bugün, telefonuma gelen mesajda bir özel isim ve bir yüklemden oluşan cümleyi gördüğümde öylesine aciz hissettim ki kendimi bu kadar güçsüzken devam etmemeli diye düşündüm.
saçının devamıymışçasına uzanan kahverengi sakalları yüzünü eline geçirmişti. sakallarının gizleyemediği dudakları da her gülümseyişinde yüzüne yayılıp gözlerini ve elmacık kemiklerinin üzerinde biriken yanaklarını o sakal deryasından dışarı çıkartıp gösterirdi bize. gülümsediği vakitlerde daha bir görür olduğumu düşünürdüm yüzünü ve gülümsemediği vakit yüzünü bizden sakladığına inanırdım.
hep ayakta hatırlıyorum onu. bir köşe edinirdi kendine odanın içinde ve yere dikerdi gözlerini, söylediklerini o küçük ayaklarından okuyormuşçasına onlara bakarak başlardı cümlesine ve cümlesine başladığı vakit sesi öylesine nüfuz ederdi ki odaya odanın konuştuğunu düşünürdüm. hepimizinkinden daha alçak olan ses tonu her birimizin düşüncesini bastırırdı, en inanarak söyleyen hep o olurdu çünkü. ne ince ne de kalındı sesi. sesi sessizdi. söyledikleri bir yana sadece sesi hep huzurlu ve dingin şeyler anlattığına inandırırdı beni. açıkçası çok az dinleyebildim söylediklerini. her defasında sesindeki huzura kaptırırdım kendimi. huzurlu şeyler vaad ettiğinden emin eylerdi beni içinden taşan huzur.
ilk gördüğüm andan itibaren olacakların kesinliği olacaklara değil sadece ona direnebileceğimi aşikar etmişti. konuşmamak, paylaşmamak için çok direndim. o susarken de konuşurdu köşesinde, en sevdiği manzarası ayaklarına bakıp sessizce tüm varlığını yayardı odaya ve ben elimden geldiğince aptalca sorularla ortamın gerçekliğini bozmaya çabalardım her seferinde. onu mutlu edemeyeceğimden emindim ve denemedim hiç. oğluyla arasında bir kan bağından fazlası olmayan bir anne misali yemek yemesini, rahat ettirmeyi deneyebildim sadece. bi kaç gün önce sevgilimle güzel yemekler hazırladık ona ama ikimiz de ona hazırlandığını kendimize bile itiraf etmeden yaptık hepsini. dişi ağrıyordu günlerdir ve gidemezdi dişçiye. bütün gece elinde bir buz torbasıyla dolanırdı evin içinde. şişkin kaşları ve kızarmış sol yanağını görmesem tahmin bile edemezdim canının yandığını. yemek yemeye gelmedi o akşam. sabah hazırladığımız kahvaltıya da gelmemişti. halbuki o kadar çok istemiştim ki keyifle yiyebilmesini, gülümsemesini. daha sonra yiyemeyecekti çünkü. yıllarca basit bir sucuklu yumurta ya da boktan bi ev yemeği bile yiyemeyecekti. akşam yemek bittiğinde hemen çıktım mutfaktan. yediklerimin hepsini çıkartmak istiyordum, biz diil o yemeliydi yapılanları. orda sohbet edilmemeliydi o yokken. odaya gidip yatağa yattım ve ilk kez onun için üzülmeme müsade ettim.
hiç acımadım ona. hep bize acıdım. çok hazırdı her şeye. o gitmeye hazırdı ve ben, onu azıcık bile tanımayan adam onun gidişine bile hazır değildim. acınması gereken bendim, bizdik. acısını paylaşmayı çok istedim, onla gitmeyi, götürülmeyi, onun mahrum kaldıklarından mahrum kalabilmeyi, o mahrumken sahip olmaktan çok daha fazla isterdim. şimdi acıyla karışık bir kin var içimde. yıllardır hissetmediğim bir acı, bir iç burkulması. öyle bir burkulma ki bir kez değil binlerce kez burkulmuş durumda içim.
onu götürmek için otobüse doluşan kara ve uzun paltolu, renkten yoksun, siyah beyaz, upuzun ve kalıplı canavarları düşünüyorum. onları onu almak için gittikleri yere giderken bile otobüslerinin camlarından onu gözlerken hayal ediyorum. iniyorlar otobüslerinden ve renksiz semtin gri sokaklarında paltoları savrula savrula dolaşıp onu gözlüyorlar. her biri bir köşeyi tutmuş avlarını bekliyor, beklerken de sigara içiyorlar. oysa sol yanağına yaren ettiği buz torbasını mutfak tezgahına bırakıp en hızlı yaptığı eylemi yapıyor; montunu giyip ayakkabısını geçiriyor ayağına. bilgisayarı odasında açık dururken, boğazından tek bir lokma bile geçmemişken çıkıyor sokağa. nasıl yakaladıklarını bilmiyorum onu. ilk başta koluna giren iki kişiye biraz direnip kollarını silkeleyerek kurtulmaya çalıştığını sonrasındaysa sessizce kabullendiğini hayal ediyorum. paltoluların pis ses tonlarıyla gevrek gevrek konuşup onu çekiştirirlerken onlara "tamam da" deyişini duyuyorum. gülümsediğinden emin olmak istiyorum.
tanıdığım en güzel insanlardan biriydi o. paylaşıp paylaşmadığımın önemi yok bir ülküsü ve halkı için güzel düşleri vardı. güzel yüzü ve şaşkınken dışarı fırlayan gözlerindeki saflık onun kötü hiç bişeyin parçası olamayacağını düşündürürdü bana. şimdi kötü bir yerin bir parçasına koydular onu, gözlerini dikebileceği uzak bir noktası bile olmayacak yıllarca ve o korkunç yer onu yutmuşken bile "asker ağa" diye seslenip türkü söyletecek yanık sesli nöbetçilere ve sevgilisini düşünecek, bizi düşünecek belki. bense her canım sıkılıp hava almak istediğimde odamda kalıcam onun için. bilgisayarımı kapatıp, kitaplarıma el sürmeden yatağıma uzanıp mahkum edicem kendimi. acısını paylaşmak ne haddime fakat geldiğinde yüzüne daha rahat bakabilmek adına onu nefretleriyle mahkum edenlere inat sevgiyle mahkum edicem kendi kendimi. tezgelerimelveda.
19 Ocak 2011 Çarşamba
bugün bişeyi farkettim; her daim söylerdim bunu lakin sebebine dair bi açıklamam yoktu, sadece birisinde daha iyi olduğumdan diğerinde kendimi kötü bulduğumu düşünürdüm, sanırım öyle diilmiş.
sevgililiğimden çok daha iyi bi arkadaş olduğumu iddaa ettim hep ve buna dair bi sebep bulma gereği hissetmedim.
şehirler arası ettiğim uzun yolculuklar hep bi iç sıkıntısıyla biter. bi noktadan sonra yapıcak hiç bişey, kuracak hiç bi hayalim kalmaz elimde ve dalabildiğimce dalarım içime, vurabildiğimce vurur, üzebildiğimce üzerim kendimi, yapıcak hiç bişey kalmadığında yapmaktan en fazla haz duyduğum şeydir bu, bu kısım baslı basına bi konu fakat şimdilik kendimi deşişimden çıkan sonuç kısmında kalıcam sadece, çünkü bu sefer de deştim kendimi ve bu seferki tek kişilik çalıştaydan çıkan sonucum: kötü bi sevgiliyim ben.
bitmemiş olmasını çok isterdim ama bitmiş fakat bi sürü hata barındıran bi bilgisayar programı gibi durmadan hata veriyorum şimdilerde. çünkü sevgilisiyim artık birinin ve artık hayatla çok daha haşır neşir, hayata cok daha fazla maruz kalıyorum, böylelikle belli bi yogunlugun üstünde hata vermeye baslayan karaktersel programım periyoduk olarak artık işleyemez hale gelinceye dek hata vermeye devam ediyor sonrasındaysa kapatıp açıyorum ve yine aynı senaryo; kotam doluncaya dek hatasız sonrasıysa malum...
sevgili olmam sahneye çıkmam demek bi yerde. herkes beni izliyor artık. herkesten kastım anladıgınız sekliyle herkes diil, sevgili oldugumda değişen kavramlarımdan birisi de bu, sevgili olduğumda herkes malum kişi oluyor ve gerçek anlamıyla artık: "herkes beni izliyor". hatalarımın birisi de bu; karşımdakini alıp herkes eylemek. insanlara her daim onlardan yana beklentilerim olmadığını ısrarla tekrarlasam da herkese ait küçük küçük beklentilerim var elbette ve herkesi birine indirgediğim vakit yakınlık seviyesi değişik bir sürü insana dair beklentilerimin hepsi de malum kişinin yükümlülükleri haline geliyor bi anda. kim taşıyabilir ki böylesine bi sorumlugu ya da kim yerine getirebilir o kadar yükümlülüğü. bu noktada mantıklı cevap kimseyken yakınlık seviyesi değişik bir sürü insana adilce dağıttığım ilginin tamamını ve sevginin büyük bir kısmını verdiğim şahsın her zaman diil fakat bazen bunu yapmak, yapabilmek zorunda olduğunu düşünmeden edemiyorum. işte o edemediğim vakit sahnedeki oyunum tamamıyla bozuluyor ve ben bocalıyorum. bocalamanın utancı, toparlayabildiğim vakitlerde derin etkiler bırakmasa da çoğunlukla toparlamayı beceremeyişimle kulaklarımdan tüm bedenime yayılan utanç sahneden kaçıp gitmek için çılgın bir istek pompalıyor tüm ruhuma ve ben kimsenin yani o "herkes"in beni asla göremeyeceği bi yere gitmek için koşabildiğimce hızla koşuyorum.
şımarıkça isteklerim ve tatmin edilemez arzularım benim.
hayata dair tüm tecrübemi yitirmiş gibiyim ya da zaten hiç bir zaman düşüdündüğüm kadar tecrübeli diildim. neredeyse son on yılımı hayattan olabildiğince uzak yasamış oluşum ve öncesindeyse bir çocuktan fazlası olmayışım ikinci seçeneği her ne kadar desteklese de kendimle başbaşa geçirdiğim onca zamanı hayat sanmıştım ben yine de ve aynı şekilde devam etseydim şayet bugün için hayattı o dönem ve tecrübeleri yol gösterecekti bana. fakat artık başka bi hayattayım ve ben bu hayatı ergenliğimin hatırlamadığım bi kaç yılını saymazsak şayet hiç yaşamadım. sanırım o yüzden böylesine ergen her hareketim ve o yüzden böylesine toy ve gerçeklerden uzağım.
seyircim şayet fanatik bir taraftarcasına düşkün olursa bana, sahnede daha rahat olacağımı düşünüp bilerek üzerine gittim bi ara. görmek istediğim iyi günde kötü günde destekleyen tutkulu bir taraftar grubuydu. kötü günüm de bile destekleneceğimi bilirsem şayet hata vereceğinden emin olduğum programımın gerginliğini de taşımak zorunda kalmazdım artık. güzel bi plandı kanımca. fakat tabi ki tutmadı, zira hiç bir seyirci topluluğu beğenmediğini yuhalamadan edemezdi. ama yine de güvenebilmeye olan ihtiyacımı bastıramadım bi türlü. dediğim gibi yeni bi hayattı bu ve sağlıklı bir birey haline gelebilmek adına beni kayıtsız şartsız koruyup yetiştirecek ebeveynlere ihtiyacım vardı. fakat ne ben yeni doğmuş cocuktum ne de kimse bana bakıcılık edebilecek tahammüldeydi ve ben de yeni bi yöntem uydurdum kendimce; ilgi kontrolü ya da yönetimi. bütün ilgimi verdiğim kişiden birazını alıp hayatımdaki diğer kişilere her ne kadar istemesem de paylaştırarak adil olduğuna inandığım benliğimin beklentileri sadece bi kişi üzerinde yoğunlaştırmamasını sağlayıp hayal kırıklıklarından kurtularak gerginlikten kurtulabileceğime inanıyorum. ilgi yönetimim çalışır mı bilmiyorum ama teoride ziyadesiyle mantıklı geliyor bana ve sanırım siz gerçek insanların dünyasında bu kadar hayalperest bi ergenin tutunmasının başka da bir yolu yok, en azından böylesine çok kod hatası içeren bi programa sahipken.
sevgililiğimden çok daha iyi bi arkadaş olduğumu iddaa ettim hep ve buna dair bi sebep bulma gereği hissetmedim.
şehirler arası ettiğim uzun yolculuklar hep bi iç sıkıntısıyla biter. bi noktadan sonra yapıcak hiç bişey, kuracak hiç bi hayalim kalmaz elimde ve dalabildiğimce dalarım içime, vurabildiğimce vurur, üzebildiğimce üzerim kendimi, yapıcak hiç bişey kalmadığında yapmaktan en fazla haz duyduğum şeydir bu, bu kısım baslı basına bi konu fakat şimdilik kendimi deşişimden çıkan sonuç kısmında kalıcam sadece, çünkü bu sefer de deştim kendimi ve bu seferki tek kişilik çalıştaydan çıkan sonucum: kötü bi sevgiliyim ben.
bitmemiş olmasını çok isterdim ama bitmiş fakat bi sürü hata barındıran bi bilgisayar programı gibi durmadan hata veriyorum şimdilerde. çünkü sevgilisiyim artık birinin ve artık hayatla çok daha haşır neşir, hayata cok daha fazla maruz kalıyorum, böylelikle belli bi yogunlugun üstünde hata vermeye baslayan karaktersel programım periyoduk olarak artık işleyemez hale gelinceye dek hata vermeye devam ediyor sonrasındaysa kapatıp açıyorum ve yine aynı senaryo; kotam doluncaya dek hatasız sonrasıysa malum...
sevgili olmam sahneye çıkmam demek bi yerde. herkes beni izliyor artık. herkesten kastım anladıgınız sekliyle herkes diil, sevgili oldugumda değişen kavramlarımdan birisi de bu, sevgili olduğumda herkes malum kişi oluyor ve gerçek anlamıyla artık: "herkes beni izliyor". hatalarımın birisi de bu; karşımdakini alıp herkes eylemek. insanlara her daim onlardan yana beklentilerim olmadığını ısrarla tekrarlasam da herkese ait küçük küçük beklentilerim var elbette ve herkesi birine indirgediğim vakit yakınlık seviyesi değişik bir sürü insana dair beklentilerimin hepsi de malum kişinin yükümlülükleri haline geliyor bi anda. kim taşıyabilir ki böylesine bi sorumlugu ya da kim yerine getirebilir o kadar yükümlülüğü. bu noktada mantıklı cevap kimseyken yakınlık seviyesi değişik bir sürü insana adilce dağıttığım ilginin tamamını ve sevginin büyük bir kısmını verdiğim şahsın her zaman diil fakat bazen bunu yapmak, yapabilmek zorunda olduğunu düşünmeden edemiyorum. işte o edemediğim vakit sahnedeki oyunum tamamıyla bozuluyor ve ben bocalıyorum. bocalamanın utancı, toparlayabildiğim vakitlerde derin etkiler bırakmasa da çoğunlukla toparlamayı beceremeyişimle kulaklarımdan tüm bedenime yayılan utanç sahneden kaçıp gitmek için çılgın bir istek pompalıyor tüm ruhuma ve ben kimsenin yani o "herkes"in beni asla göremeyeceği bi yere gitmek için koşabildiğimce hızla koşuyorum.
şımarıkça isteklerim ve tatmin edilemez arzularım benim.
hayata dair tüm tecrübemi yitirmiş gibiyim ya da zaten hiç bir zaman düşüdündüğüm kadar tecrübeli diildim. neredeyse son on yılımı hayattan olabildiğince uzak yasamış oluşum ve öncesindeyse bir çocuktan fazlası olmayışım ikinci seçeneği her ne kadar desteklese de kendimle başbaşa geçirdiğim onca zamanı hayat sanmıştım ben yine de ve aynı şekilde devam etseydim şayet bugün için hayattı o dönem ve tecrübeleri yol gösterecekti bana. fakat artık başka bi hayattayım ve ben bu hayatı ergenliğimin hatırlamadığım bi kaç yılını saymazsak şayet hiç yaşamadım. sanırım o yüzden böylesine ergen her hareketim ve o yüzden böylesine toy ve gerçeklerden uzağım.
seyircim şayet fanatik bir taraftarcasına düşkün olursa bana, sahnede daha rahat olacağımı düşünüp bilerek üzerine gittim bi ara. görmek istediğim iyi günde kötü günde destekleyen tutkulu bir taraftar grubuydu. kötü günüm de bile destekleneceğimi bilirsem şayet hata vereceğinden emin olduğum programımın gerginliğini de taşımak zorunda kalmazdım artık. güzel bi plandı kanımca. fakat tabi ki tutmadı, zira hiç bir seyirci topluluğu beğenmediğini yuhalamadan edemezdi. ama yine de güvenebilmeye olan ihtiyacımı bastıramadım bi türlü. dediğim gibi yeni bi hayattı bu ve sağlıklı bir birey haline gelebilmek adına beni kayıtsız şartsız koruyup yetiştirecek ebeveynlere ihtiyacım vardı. fakat ne ben yeni doğmuş cocuktum ne de kimse bana bakıcılık edebilecek tahammüldeydi ve ben de yeni bi yöntem uydurdum kendimce; ilgi kontrolü ya da yönetimi. bütün ilgimi verdiğim kişiden birazını alıp hayatımdaki diğer kişilere her ne kadar istemesem de paylaştırarak adil olduğuna inandığım benliğimin beklentileri sadece bi kişi üzerinde yoğunlaştırmamasını sağlayıp hayal kırıklıklarından kurtularak gerginlikten kurtulabileceğime inanıyorum. ilgi yönetimim çalışır mı bilmiyorum ama teoride ziyadesiyle mantıklı geliyor bana ve sanırım siz gerçek insanların dünyasında bu kadar hayalperest bi ergenin tutunmasının başka da bir yolu yok, en azından böylesine çok kod hatası içeren bi programa sahipken.
8 Ocak 2011 Cumartesi
önce sukunet!
sukunetle sakinin arasında etimolojik bir bağ yok şayet varsa da ağır göt olmam. ama "sükunet" yazdığımda "sakin"e bir gönderme yapabilmişim gibi hissetmek istedim. öyle hissetmeye ihtiyacım vardı ve "sükunet" bana o hissi hissettirebilecek tek kelimeydi, -aklıma gelen. bu da dile hakimiyetimin bir kanıtı olsun. napalım.
olsun.
bunu hayat felsefesi yapmış bir aileyle münasebete girmem gerekmişti bir aylığına. nasılının cevabı yok, yaşandı, bitti ama söylenmesi zaruri olan: enteresan bir aileydi. istanbul'un istanbul'a pek de yakın olmayan ama benim oturduğum yerden çok daha istanbul olan bir semtinde üç katlı, gitmeden önce konak zannettiğim, gidip, varıp, kalıp, deneyimlediğimde bir apartmanın içine iliştirilmiş üç katlı bir ahşap katlar federasyonu olduğunu farkettiğim bol teraslı, balkonlu bir benim olsa köşk olurdu yapıda yaşama zanaatını icra eden 5 kafadarlardı. bu üç ayrı kuşaktan 5 kafadarlarımız umulanın aksine hoşgörmeden, bağıra çağıra aynı x y koordinatlarının gün içinde saate ve ihtiyaçlara göre değişen farklı yüksekliklerinde yaşantılarını hepimiz gibi ulvi amaçlardan yoksun olarak sürdürürlerken birden biz çıktık karşılarına. pekii biz kimdik? biz öncelikle çok acaiptik ve üç kişiydik ve işin garibi bir iş için ordaydık ve her akşam ordaydık, her sabah ordaydık, bazı öğlenler ve akşamüstleri biz yine ordaydık. hep ayaktaydık. tuvalete gidiyor, mutfağa iniyor, şortla ve atletle evin içinde fink atıyorduk.hangi odadan hangimizin çıkacağına akıl sır erdirmek evin tecrübeli yaşayıcısı anane için bile mümkün değilken geri kalan berber baba, isyankar abi, sebatkar kardeş ve bok gibi aşçı anne için her birimiz ayrı birer muammaydık. hepimiz istanbulun muhtelif semtlerinde ikamet eden enteresan yaradışlı gençlerdik, hiç birimizin doğduğu ilçe hatta il hatta ve hatta coğrafik bölge evin uzun yıllardır dünyada olan görece yaşlı iki kuşağıyla örtüşmediğinden bu hususta yöneltilen sorulara verdiğimiz tatmin edicilikten uzak cevaplar bu iki ayrı kuşağa mensub -özellikle- kadınları bizi hiç de ilgilendirmeyen sorunları anlatan uzuun ve desibeli yüksek tiratlar atmaya itti. eve her günün erken ve ilk gireni mutfakta bir kase kaynak israfı çorbası içmeye zorlanıp soprano anneden günün ya da geçmiş olan yarım yüzyılın kendisine çile doğurmuş ya da doğurma potansiyeline sahip olaylarını dinliyor ardından doksanlı yaşlarında, asabi yaradışlı hafif diil baya baya deli, kulakları kızı ve kızının çığırtkan üslubu düşünüldüğünde iyi ki de duymayan hiperaktif ninesi ve onun bahçesine girip meyvelerini yiyen okul çocuklarıyla başlayıp ayağındaki entariyi çekiştirirek ben buna layık kadın mıyım diye feryat ettiği noktaya kadar süren sabit hikayesine maruz bırakılıp, özünde işkenceden farksız işini icra etmek için bir kurtulmuşluk hissi ve acaip bir rahatlamayla üst kata çıkıp işin başına geçiyordu. evet lan, iş! çalışıyoduk hacı biz o evde, görecesiz bir ay göreceli yıllar tükettik orda. iş dünyasının en acaip kazanılan paralarını biz koyduk cebe.
bu hikayenin ilginç olan kısmıydı. bundan sonrasında pek de ilginç bişey yok. aslen olsun yazdığım vakit birden o enteresan aile geliverdi aklıma ve her söylediğimize olsun deyişleri.
-nerelisin
-trabzon
-olsun
-ne okuyosun sen
-işletme
-olsun
-kaç kardeşsiniz
-3
-olsun
bunlar sorulara cevaben söylenmiş "olsun"lardı lakin gün içerisinde olan her şeye "olsun" diyen bi aile insanı bi noktada "let it be" bi yaşam tarzı olsa ve tabana yayılsa böyle mi olurdu diye düşünmeye itiyor. beni itmişti ve biz her şeye gülmeye hazırlıklı üç çilekeş buna çok gülmüştük.
sukunetle sakinin arasında etimolojik bir bağ yok şayet varsa da ağır göt olmam. ama "sükunet" yazdığımda "sakin"e bir gönderme yapabilmişim gibi hissetmek istedim. öyle hissetmeye ihtiyacım vardı ve "sükunet" bana o hissi hissettirebilecek tek kelimeydi, -aklıma gelen. bu da dile hakimiyetimin bir kanıtı olsun. napalım.
olsun.
bunu hayat felsefesi yapmış bir aileyle münasebete girmem gerekmişti bir aylığına. nasılının cevabı yok, yaşandı, bitti ama söylenmesi zaruri olan: enteresan bir aileydi. istanbul'un istanbul'a pek de yakın olmayan ama benim oturduğum yerden çok daha istanbul olan bir semtinde üç katlı, gitmeden önce konak zannettiğim, gidip, varıp, kalıp, deneyimlediğimde bir apartmanın içine iliştirilmiş üç katlı bir ahşap katlar federasyonu olduğunu farkettiğim bol teraslı, balkonlu bir benim olsa köşk olurdu yapıda yaşama zanaatını icra eden 5 kafadarlardı. bu üç ayrı kuşaktan 5 kafadarlarımız umulanın aksine hoşgörmeden, bağıra çağıra aynı x y koordinatlarının gün içinde saate ve ihtiyaçlara göre değişen farklı yüksekliklerinde yaşantılarını hepimiz gibi ulvi amaçlardan yoksun olarak sürdürürlerken birden biz çıktık karşılarına. pekii biz kimdik? biz öncelikle çok acaiptik ve üç kişiydik ve işin garibi bir iş için ordaydık ve her akşam ordaydık, her sabah ordaydık, bazı öğlenler ve akşamüstleri biz yine ordaydık. hep ayaktaydık. tuvalete gidiyor, mutfağa iniyor, şortla ve atletle evin içinde fink atıyorduk.hangi odadan hangimizin çıkacağına akıl sır erdirmek evin tecrübeli yaşayıcısı anane için bile mümkün değilken geri kalan berber baba, isyankar abi, sebatkar kardeş ve bok gibi aşçı anne için her birimiz ayrı birer muammaydık. hepimiz istanbulun muhtelif semtlerinde ikamet eden enteresan yaradışlı gençlerdik, hiç birimizin doğduğu ilçe hatta il hatta ve hatta coğrafik bölge evin uzun yıllardır dünyada olan görece yaşlı iki kuşağıyla örtüşmediğinden bu hususta yöneltilen sorulara verdiğimiz tatmin edicilikten uzak cevaplar bu iki ayrı kuşağa mensub -özellikle- kadınları bizi hiç de ilgilendirmeyen sorunları anlatan uzuun ve desibeli yüksek tiratlar atmaya itti. eve her günün erken ve ilk gireni mutfakta bir kase kaynak israfı çorbası içmeye zorlanıp soprano anneden günün ya da geçmiş olan yarım yüzyılın kendisine çile doğurmuş ya da doğurma potansiyeline sahip olaylarını dinliyor ardından doksanlı yaşlarında, asabi yaradışlı hafif diil baya baya deli, kulakları kızı ve kızının çığırtkan üslubu düşünüldüğünde iyi ki de duymayan hiperaktif ninesi ve onun bahçesine girip meyvelerini yiyen okul çocuklarıyla başlayıp ayağındaki entariyi çekiştirirek ben buna layık kadın mıyım diye feryat ettiği noktaya kadar süren sabit hikayesine maruz bırakılıp, özünde işkenceden farksız işini icra etmek için bir kurtulmuşluk hissi ve acaip bir rahatlamayla üst kata çıkıp işin başına geçiyordu. evet lan, iş! çalışıyoduk hacı biz o evde, görecesiz bir ay göreceli yıllar tükettik orda. iş dünyasının en acaip kazanılan paralarını biz koyduk cebe.
bu hikayenin ilginç olan kısmıydı. bundan sonrasında pek de ilginç bişey yok. aslen olsun yazdığım vakit birden o enteresan aile geliverdi aklıma ve her söylediğimize olsun deyişleri.
-nerelisin
-trabzon
-olsun
-ne okuyosun sen
-işletme
-olsun
-kaç kardeşsiniz
-3
-olsun
bunlar sorulara cevaben söylenmiş "olsun"lardı lakin gün içerisinde olan her şeye "olsun" diyen bi aile insanı bi noktada "let it be" bi yaşam tarzı olsa ve tabana yayılsa böyle mi olurdu diye düşünmeye itiyor. beni itmişti ve biz her şeye gülmeye hazırlıklı üç çilekeş buna çok gülmüştük.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)