önce sukunet!
sukunetle sakinin arasında etimolojik bir bağ yok şayet varsa da ağır göt olmam. ama "sükunet" yazdığımda "sakin"e bir gönderme yapabilmişim gibi hissetmek istedim. öyle hissetmeye ihtiyacım vardı ve "sükunet" bana o hissi hissettirebilecek tek kelimeydi, -aklıma gelen. bu da dile hakimiyetimin bir kanıtı olsun. napalım.
olsun.
bunu hayat felsefesi yapmış bir aileyle münasebete girmem gerekmişti bir aylığına. nasılının cevabı yok, yaşandı, bitti ama söylenmesi zaruri olan: enteresan bir aileydi. istanbul'un istanbul'a pek de yakın olmayan ama benim oturduğum yerden çok daha istanbul olan bir semtinde üç katlı, gitmeden önce konak zannettiğim, gidip, varıp, kalıp, deneyimlediğimde bir apartmanın içine iliştirilmiş üç katlı bir ahşap katlar federasyonu olduğunu farkettiğim bol teraslı, balkonlu bir benim olsa köşk olurdu yapıda yaşama zanaatını icra eden 5 kafadarlardı. bu üç ayrı kuşaktan 5 kafadarlarımız umulanın aksine hoşgörmeden, bağıra çağıra aynı x y koordinatlarının gün içinde saate ve ihtiyaçlara göre değişen farklı yüksekliklerinde yaşantılarını hepimiz gibi ulvi amaçlardan yoksun olarak sürdürürlerken birden biz çıktık karşılarına. pekii biz kimdik? biz öncelikle çok acaiptik ve üç kişiydik ve işin garibi bir iş için ordaydık ve her akşam ordaydık, her sabah ordaydık, bazı öğlenler ve akşamüstleri biz yine ordaydık. hep ayaktaydık. tuvalete gidiyor, mutfağa iniyor, şortla ve atletle evin içinde fink atıyorduk.hangi odadan hangimizin çıkacağına akıl sır erdirmek evin tecrübeli yaşayıcısı anane için bile mümkün değilken geri kalan berber baba, isyankar abi, sebatkar kardeş ve bok gibi aşçı anne için her birimiz ayrı birer muammaydık. hepimiz istanbulun muhtelif semtlerinde ikamet eden enteresan yaradışlı gençlerdik, hiç birimizin doğduğu ilçe hatta il hatta ve hatta coğrafik bölge evin uzun yıllardır dünyada olan görece yaşlı iki kuşağıyla örtüşmediğinden bu hususta yöneltilen sorulara verdiğimiz tatmin edicilikten uzak cevaplar bu iki ayrı kuşağa mensub -özellikle- kadınları bizi hiç de ilgilendirmeyen sorunları anlatan uzuun ve desibeli yüksek tiratlar atmaya itti. eve her günün erken ve ilk gireni mutfakta bir kase kaynak israfı çorbası içmeye zorlanıp soprano anneden günün ya da geçmiş olan yarım yüzyılın kendisine çile doğurmuş ya da doğurma potansiyeline sahip olaylarını dinliyor ardından doksanlı yaşlarında, asabi yaradışlı hafif diil baya baya deli, kulakları kızı ve kızının çığırtkan üslubu düşünüldüğünde iyi ki de duymayan hiperaktif ninesi ve onun bahçesine girip meyvelerini yiyen okul çocuklarıyla başlayıp ayağındaki entariyi çekiştirirek ben buna layık kadın mıyım diye feryat ettiği noktaya kadar süren sabit hikayesine maruz bırakılıp, özünde işkenceden farksız işini icra etmek için bir kurtulmuşluk hissi ve acaip bir rahatlamayla üst kata çıkıp işin başına geçiyordu. evet lan, iş! çalışıyoduk hacı biz o evde, görecesiz bir ay göreceli yıllar tükettik orda. iş dünyasının en acaip kazanılan paralarını biz koyduk cebe.
bu hikayenin ilginç olan kısmıydı. bundan sonrasında pek de ilginç bişey yok. aslen olsun yazdığım vakit birden o enteresan aile geliverdi aklıma ve her söylediğimize olsun deyişleri.
-nerelisin
-trabzon
-olsun
-ne okuyosun sen
-işletme
-olsun
-kaç kardeşsiniz
-3
-olsun
bunlar sorulara cevaben söylenmiş "olsun"lardı lakin gün içerisinde olan her şeye "olsun" diyen bi aile insanı bi noktada "let it be" bi yaşam tarzı olsa ve tabana yayılsa böyle mi olurdu diye düşünmeye itiyor. beni itmişti ve biz her şeye gülmeye hazırlıklı üç çilekeş buna çok gülmüştük.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder